Sosyal medya çağının ilk çeyreğinin son birkaç yılındayız. Daha net bir ifadeyle, Facebook'un 2004 yılındaki büyük çıkışının üzerinden 22 yıl 6 ay geçti. Şu an içinde bulunduğumuz dönem, internet kullanımı ile sosyalleşmenin iç içe geçtiği bu ilk sosyal medya çağından çok farklı. Yanlış bilgi aktarmamak için yapay zekâya "iPhone ve Android'in çıkışından sonra yeni bir çağa mı girdik, yoksa hâlâ sosyal medya çağında mıyız?" diye sordum. Aldığım cevap, çok farklı isimlendirmelerin yapıldığını gösterdi: algoritma çağı, tekno-feodalizm, gözetim kapitalizmi çağı, dikkat ekonomisi çağı gibi kavramlar üretilmiş. Büyük ihtimalle farklı uzmanlık alanlarından kişiler kendi perspektiflerinden bakarak fikirler üretmiş; hepsi de büyük ölçüde doğru görünüyor. Ama önemli olan, gelecek çağın hangisi olacağı. Hedeflenen, insan ile teknolojinin birleşeceği bir Siber-Fiziksel Çağ.
Ben doğduğumda internet Türkiye'ye geleli henüz yedi gün olmuştu. Facebook 2004 yılında ABD'de yayına başladığında ben internetle ilk defa bir internet kafede tanışmıştım. Girdiğim ilk site giyotin.net sitesiydi ve şu an bu sitede neler yayınlandığından bahsederken bile çağdaşlarım travmatize olabiliyor. Belki 11-12 yaşlarında o siteye girdiğim için ben de travmatize olmuşumdur ve hâlâ o travmaların etkisinde yaşıyorumdur.
Çağımızın insanları — buna akranlarım, küçüklerim ve ilginçtir ki büyüklerim de dahil — kendilerini çok kırılgan sanıyor. Oysa benim kuvvetli bir şüphem var: kırılgan değil, kırıcıyız. Birbirimize tahammül göstermiyoruz, birbirimizi anlamak istemiyoruz. Konu ne olursa olsun, nerede olursa olsun, herkes yalnızca kendini anlatmak, kendini göstermek, sadece kendi olmak istiyor. Böyle olunca da kimse istediğini elde edemiyor. Bunu dijital dünyada yapmak istiyoruz — sanki bir kavimler göçü yaşıyoruz. Herkes kendine ait olanı diğerinin hayatına aktarmak, gerekirse zorla kabul ettirmek istiyor. Hiç tanımadığın, hiçbir ortak alanının olmadığı insanlar; seni tanımadan, hislerini ve arka planını bilmeden seni yargılıyor, suçluyor, değiştirmeye ve sınırlamaya çalışıyor. Senin dijital varlığının yerine kendi varlığını koymaya çalışıyor. Belki de bir siber göç çağındayız — bu terimi de kendim uydurmuş olayım. Geçici bir ara dönem belki de.
Her şey dijital dünyada yaşanıyor. Dışarıda koca bir dünya hâlâ varlığını sürdürse de, biz onu yalnızca bir lojistik ağı olarak kullanıyoruz; tüm dünya bizim için artık bir yol, bir yerden bir yere gidiyoruz. Sosyal medyada birbiriyle canhıraş kavga eden, birbirini yargı yoluyla hapse attıran, birbirini toplumun önüne atıp hedef gösteren ya da tam tersine gönülden bağlılık yeminleri edip sevgi sözcüklerine boğan insanlar, dünyada yürürken birbirlerine bakmadan geçiyor. Çoğu birbirini tanımıyor bile. Bu tanışmama hâli yalnızca yüzünü bilmemek, sesini duymamak değil; birbirlerinin "o" kişiler olduklarını bilseler dahi yabancılıkları sürüyor. Sokakta, sosyal medyadaki gibi olamıyorlar.
Birbirini tanıyan insanlar dahi yolda kol kola ama sessizce yürüyor. Hele birbirini tanımayanlar... Bazen yabancı bir insanın sesini en son ne zaman duyduğumu düşünüyorum. Kişisel ya da toplu ulaşım araçlarındayız, ya da bir yerden bir yere aceleyle yürüyoruz. Nasıl olursa olsun, insanlar birbiriyle konuşmak için artık bahane üretmiyor.
> İnsanlık, sevişmek için de savaşmak için de her zaman bahanelere muhtaçtı. Bahaneler olmasaydı belki medeniyetler doğmayacak, insanlık bu kadar yayılamayacaktı.
Peki ben neden buradayım? Bu kadar şikâyetçiyken neden yalnızlaşmayı, kendi kendime bir şeyler yazmayı tercih ettim?
Küçük yaşlardan beri kendimi hep önemli biri olarak gördüm — ama başkalarından daha önemli biri olarak değil. Tanıdığım insanları da hep önemli gördüm; kendimi ne kimsenin üstüne ne de altına koydum. Her insanı kendi varlık alanıyla değerlendirdim. İnsanlar değerliydi, ben de değerli bir insandım. Fakat bu değerin ne olduğunu keşfedemeden uzun yıllar yaşadım. Aklım mıydı, bedenim mi, hızım mı, gücüm mü, cesaretim mi, çevikliğim mi? Beni önemli kılan neydi?
Çok yakın bir dönemde anladım: değerimi, önemimi bir şeyler yaparak keşfetmeliydim. İnsanın değeri doğumla değil, yaşamla ortaya konuyor. Neyi iyi yaparsam o konuda değerli ve önemli olacağımı, geç sayılmayacak bir zamanda fark ettim.
İşte bu siteyi açma ve burada bir şeyler yazma kararımın amacı da tam olarak buydu. Çünkü sosyal medyada yazamıyorum. En basit düşünceyi bile suç mu kabahat mi diye tartarak, kılı kırk yararak ifade etmek kolay değil. Üstelik o kadar emeğin karşılığında birkaç kelimeden oluşan basmakalıp cümlelerle, düşünülmemiş ve içgüdüsel olarak saldırıya ve sindirmeye odaklanan cevaplarla muhatap olmak, hapse atılmaktan bile daha ürpertici geliyor.
Kısacası, buradayım. Biraz nefes almak, verilere ve algoritmalara indirgendiğimiz bu dünyadan biraz uzaklaşmak ama tamamen de kopmamak için.
İşte, ilk izim. İlk yazım.